Reklam
Ali Haydar ÇETİNTÜRK

Ali Haydar ÇETİNTÜRK


ÇANAKKALEDEKİ MANEVİ GÜÇ (2)

18 Mart 2016 - 00:03

MANEVİ GÜÇ
Manevi güç karşısında beceriksizliğine mazeret arayan ingiliz general Joen Hamilton şöyle diyordu; "daha bugün 1800 top mermisi gönderdik. O son derece yıpranmış türkleri koruyan Allah'larından (cc) ayırmak için daha başka ne yapılabilirdiki? Biz geliboluda türklerle değil onların Allah'ıyla (cc) harb ettik."
Bu sözleriyle hamilton aslında karşılarında manevi bir gücün olduğunuda itiraf etmiş oluyordu. Zira bunun başka bir izahı yoktu.
18 mart 1915 de çanakkale boğazında, mârur bir şekilde 30 km ilerleyen ingiliz donanması, sideli Mahmud'un, iki bacağını kaybetmek pahasına gönderdiği top mermisinin tutuşturduğu gemi, yüzbaşı Hakkı bey'in Nusret mayın gemisiyle döşediği 26 mayından birisiyle selamlaşınca, ortaya çıkan gürültü Barbaros ve Pîri reis'in tarihde attığı tokatları hatırlatıyordu ingilizlere.
Son olarak "lâ havle velâ quvvete illâ billâhil aliyyil azîm" diyerek, ingilizlerin gururu olan ocean'ı vuracak olan, niğdeli Ali'nin yardımıyla 276 kg lık topu sırtına alarak 5 basamaklı top rampasına çıkaran Havranlı koca Seyid onbaşı son imzayı atmaya hazırlanıyordu.
Denizden geçit olmadığını anlayan güçler, karadan ilk 30 bin kişiyi çıkardıklarında, 20 km uzunluğunda kıyı şeridini korumak için, binbaşı Mahmud Sabri bey'in komutasındaki, 15 ila 20 yaş arası, kemiklerinden kale yapmaya yemin etmiş 1500 vatan evladıyla karşı karşıya geldiler.
Tıpkı arı burnu taarruzunda bomba sırtı vakasında, aralarında 8 metre kalan siperlerde burun buruna geldikleri gibi.
Üç dakika sonra öleceğini biliyor ama tereddüt etmeden boşalan siperleri kuran ve kelime-i şehadet okuyarak dolduruyordu.
250 bin küsur körpe fidanın düştüğü toprak, düğüne gider gibi ölüme gidenlerin vatanı olmayı hak ediyordu.
Dr yüzbaşı Hikmet Arda anlatıyor; 2. alay'a bağlı birliğimizde 1. tabur komutanı binbaşı Lütfü bey vardı. Eşi öldüğünde oğlunu verecek yer bulamamış, yanında gezdiriyordu. İçine kapanık sessiz biriydi. Boş zamanlarında erat'ın çarıklarını, silahlarını tamir eder, yırtık ve sökükleri diker, siperlerden uzaklaşmazdı.
Temmuz ayı içinde savaşın çok kanlı geçmekte olduğu bir gündü. Ben sıhhiye bölüğümle beraber siperdeki yaralılarla meşgul oluyordum. Alçıtepe eteklerinde vaziyet kritikleşmiş, askerlerimiz geriye çekilmeye başlamıştı.
Savaşın belkide en tehlikeli sattleri yaşanıyordu.219 rakımlı alçıtepe düşmek üzere idi. Tabi bu tepe düşerse kilitbahir ve maltepe platolarının yolu açılacak, boğaz tahkimatı arkadan vurularak çökecek ve büyük ihtimal İstanbul düşecekti.
Ben bu duygularla işimi yaparken etrafta siyâhi fransız askerleride çoğalmaya başladı. Tam bu sırada o sessiz zayıf ve uzun boylu 1. tabur komutanı binbaşı lütfü beyin gür sesini duydum.
"YETİŞ YA MUHAMMED KİTABIN GİDİYOR"
diye bağırarak ve kılıcını havada sallayarak askeri galayana getiriyor ve uzun bacakları ile siperin üzerinden atlayarak kerevizdereye doğru koşuyordu. Birden 19. ve 20. alayların geri çekilen askerleri o sese doğru Allah Allah diyerek koşmaya başladılar.
Küçük Emrullah bir yandan aldığı taşları düşmana doğru atarken, bir yandandan da "yürü aslan babacığım, vurun asker ağabeylerim" diye bağırarak herkesi coşturuyordu. Yani tam ana baba günüydü.
Fransız askerleri en modern silahlarını atıp kıyıya doğru koşmaya başladılar. Çanakkale savaşı birkaç saat içinde gitti geldi. Bu arada yaralanmıştım. 2 gün sonra akbaş hastanesinde kendime geldim. "Alçıtepe kimin elinde?" dedim. Bizde dediler. Dünyaya tekrar gelmiş gibi oldum.
Daha sonra binbaşı Lütfü beyin ve küçük emrullah'ın ise yine biribrlerinden hiç ayrılmadan şehitler bahçesine atladıklarını öğrendim.
 

FACEBOOK YORUMLAR

YORUMLAR

  • 0 Yorum